Bizim şehirler
HAKKÂRİ
Hakkâri’nin muhteşem doğası
Berçelan’ın inişi
Gökte Reşko’nun başı,
Parıl parıl parlıyor
Sümbül’ün altın başı.
HAKKÂRİ TÜRKÜSÜ
6 Nisan 2025
Daha ilk bakışta insanı büyüleyen, hatta ihtişamı ile ürküten bir coğrafya. Görüp görebileceğiniz en dağlık yerden daha dağlık bir arazi. Öyle ki mümkün olup dağları ütüleseniz mütevazı bir ülke ölçülerinde toprağa sahip olursunuz.
Tepeden Hakkâri manzarası
Geçerken uğranacak bir yer değil, gelecekseniz Hakkâri bileti kestirmek zorundasınız. Bir kere geldiniz mi ne zaman geri döneceğinizi asla bilemezsiniz, özellikle devlet memuruysanız. Devlet gönderdiği memurlarını çoğunlukla unutur buralarda. Belki de unutmak istediklerini gönderir. Zira “sen benim kim olduğumu biliyor musun” repliğinden sonra adı telaffuz edilen bir-iki vilayetten biridir Hakkâri. Sürgün ve küskün memurların kenti.
Durankaya’nın yaylasında halay çeken kadınlar ve genç kızlar. Halay alıştığımızın aksine saat yönünde dönüyor.
Her şeyiyle ülkenin geri kalanından farklı bir yer Hakkâri. Zaten farklı olduğu için Doğu demişler demeyin, burası Doğu’dan da farklı zira. Adeta bir mikro klima. Dilden kültüre, hayat tarzından düşünüş biçimine, geleneklerden yemek kültürüne… her şey o kadar kendine özgü ki. Lalesi bile ters, “ters lale”. Halay da ters yönde çekilir bu topraklarda. Hatta iki kardeş arasındaki yaş farkının beş ay olduğuna burada şahit olmuş da tıbbın iflas ettiği yer diye düşünmüştüm. Nereden aklıma gelecekti bir adamın iki farklı karısından oldukları.
Civardaki bütün Nasturi kiliseleri Konak (Koçanis) köyündeki bu kiliseye bağlı imiş. Yani burası bir zamanlar Nasturilerin merkezi imiş.
Kolay değil, yakın dönemlere kadar dünyanın geri kalanından neredeyse tamamen kopuk, izole yerlerdi buralar. Dağların arasına sıkışıp kalmış, yolu izi olmayan, kuş uçmaz, kervan geçmez. Yüzyıllar boyu bu coğrafyayı Müslüman Kürtlerle paylaşan Hıristiyan Nasturiler, Ermeni komitacılara kanıp onlarla birlikte bir gelecek hayal ettikleri için onların kaderine ortak olmuşlar. Ölen ölmüş, kalanlar tehcirle dört bir yana savrulmuş. O günden bu yana dağların kenti Kürtlere kalmış.
Şemdinli’de tarihi Kayme Sarayı
Hakkâri memleketin en köşe noktası. Dört komşusu var; Türkiye’nin iki vilayeti, iki de devlet. Vilayetlerden biri sapa gelir insanlara, öteki mecburi istikamet. Devletlerden birinin hududu ta Kasr-ı Şirin’e dayandığı için aradan geçen dört asır zihinlere kazımış bir hududun varlığını. Diğeri ise asla kabullenilmemiş. O tarafta bir yabancı devlet varmış, aradan sınır geçiyormuş, kimin umurunda. Aşiretin ya da aile efradının yarısı bu tarafta, yarısı o tarafta. Hanımın biri burada, öbürü karşıda. Mezarlık mı, siz de kullanın biz de; aramızdaki sınırın tam üzerinde nasıl olsa. Çay, şeker, sigara o tarafta yarı fiyatına, bi koşu alıp gelelim.
Yaylada çocuklar için iş ve eğlence bir arada
Her şeye rağmen bir yönde bir ülkenin, diğer yönde öbürünün hududuna “toslamak” yöre halkının sadece hareket kabiliyetini değil muhayyilesini de daraltıyor. Bir tür köşeye sıkışmışlık hissi alırsınız konuştuklarında.
Şehir merkezinden başı dumanlı Sümbül Dağı’na bakış
Bir de dağlar var tabii, biri bitip diğeri yükselen devasa dağlar. Bu coğrafyayı başka yerlerden fiziken ayırmakla kalmayıp zihinlere bariyerler koyan. Çölemerik’in dışındaki yerler için “Sümbül’ün ötesi” sözü boşuna kullanılmıyor. Çölemerik’ten çıkmak için evvela Sümbül Dağı’nı geride bırakmak lazım. Hakkâri hudutlarından çıkmak içinse daha nice dağları, nehirleri, vadileri aşmak gerek.
Çukurca ilçesindeki 400 yıllık taş evler
PKK terörünün ateşlendiği ve en şiddetli haliyle yaşandığı bölge burası. Terör de, terörle mücadele de hız kesmeden on yıllarca sürdü/sürüyor bu topraklarda. Birkaç nesil terörün olmadığı bir hayatı hiç tanımadı. Terörsüz bir dünya hayal dahi edilemedi bu nesillerin gelecek kurgularında. “Normal” kelimesi silindi lügatten, olağanüstü olağanlaştı. Sözün yerini silah, kuşların yerini helikopterler aldı. Terörün yakıcılığı bu bölgeye dair her mülahazanın önüne geçti; ne coğrafya, ne kültür, ne turizm, ne ekonomi, ne de insana dair başka şeyler akla geldi terör orada yaşanırken. Bütün güzellikler terörle ifsâd oldu. En sevdiklerini buralara göndermek durumunda olanların yuvaları daha baştan cenaze evine döndü, gidip de dönmemek mukadderdi adeta.
Lalenin bile ters olduğu topraklar
Türkiye’nin köylerini boşaltan, şehirlerini yaşanmaz hale getiren köyden kente göç sorununu Hakkâri 90’lı yıllarda daha farklı ama en yakıcı şekliyle yaşadı. Çok sayıda köy devlet gücünü elinde tutanların zoruyla boşaltıldı ve yakıldı. Yakılan sadece evler değildi; yılların maddi-manevi birikimi, onca yaşanmışlık, âbâ ecdadın hatırası da birlikte kül oldu. Bunun sorunu çözmek için mi, yoksa tokat atıp yüreği soğutmak için mi yapıldığı birbirine karıştı. Çözüm diye sunulan şey çözmek bir yana, sorunu katmerledi.
18. yüzyıldan miras Meydan Medresesi
Neticede kendini zor besleyen şehir insanı kapıya dayanan on binleri önce misafir etmeye sonra da nüfusuna yazdırmaya mecbur kaldı. İl merkezi ve Yüksekova’nın nüfusu birkaç yıl içinde ikiye katlandı. Gelen geri gidemiyordu, yasaktı ve yasağın ne zaman kalkacağı meçhuldü. Böylece yaşamın öteden beri zaten pamuk ipliğine bağlı olduğu yerler asgari hayat standartlarını tamamen unuttu. Bugün bile bazı mahalleler distopik filmlere yakışacak türden bir taş devrini yaşamaya devam ediyor. Bir de ümitsiz, karamsar, küskün ve devlete hınçla dolu nesiller türedi ki en kötüsü bu oldu. En sıradan bir sohbeti bile birkaç cümle sonra siyasi konulara bağlayan bu nesil, vaktinden evvel olgunlaşan meyveler gibi. Alamet-i farikaları polisi taşlamak, başka bir yol bilmiyorlar. Taşladıkları polisin temsil ettiği şey ise bugünün değil, ailelerini köylerinden çıkaran 90’ların “devlet”i aslında.
Cilo Dağındaki Reşko Tepesi (Uludoruk) 4135 metreden selamlıyor insanları
Terörle kalbi kirlenenlerin aksine bir de sağlam şahsiyet sahipleri vardı ki hayatın en ağır yükü bunların omuzlarındaydı. Normalin unutulduğu bir ortamda normal davranabilmek, istikametini ve asaletini muhafaza edebilmek her babayiğidin harcı değildi. Bir taraftan asırların biçimlendirdiği bir toplumsal hiyerarşi ve adab-erkân düzenini “feodal” deyip bir kalemde yok etme, diğer taraftan toplumda hatır ve saygınlık sahibi insanların itibarını yerle bir etme iddiasında olan bir avuç baldırı çıplağın elinde oyuncak olmak gerçekten ağır bir imtihandı. Eşraf ya da esnaf, ağa ya da maraba, her kesimden “asil ruhlu” birçok insan bu zillete katlanamayıp terk-i diyar etti; ayaklar baş, başlar ayak oldu. Alt üst olan dengelerin bu saatten sonra eski yerine oturması hayal, yeni dengeler kurmaktan başka çare yok. Bunun için de yeni on yıllara ihtiyaç var.
Hakkâri’ye kar yağdı mı böyle yağar
Feodal demişken, bu bölgede aşiret kültürü günlük hayatın çok önemli bir parçası. Güneydoğu’daki gibi toprak ağaları yok buralarda; şıh, gavs gibi din sosyetesi de. Hakkâri ve civarının aşiretleri kan bağına dayanıyor. Belli aileler ve onların ileri gelenleri yüzyıllar boyu birikmiş bir itibarın keyfini sürüyorlar. Tabii birtakım toplumsal sorumlulukları üstlenmeleri de bekleniyor. İki büyük aşiret hüküm sürüyor bölgede, iki ana damar gibi. Bu ikisinin altında ise daha küçük aşiretler yer alıyor, kılcal damarlar misali. Kendi içinde kuralları ve ilkeleri olan bir hiyerarşik nizamdan bahsediyoruz özetle. Modern bir toplum anlayışına ters olsa da bu toprakların asırlardır işleyen bir gerçeği.
Berçelan Yayla Şenliği’nde halk oyunları ekibi
Birkaç günlük bir görev vesilesiyle 1995’te gittiğimde üstüme üstüme gelen dağları ve vahşi tabiatı ile beni hayretlere düşüren Hakkâri’ye 14 sene sonra gidip ömrümün 3,5 yılını geçireceğim elbette aklımdan geçmemişti. Daha önceki tecrübelerimden bölgedeki şartlara ve toplumsal yapıya aşina idim, lakin Hakkâri çok başkaydı. Memleketin geri kalanının “normal”i burada geçerli değildi; hayatın akışı da, insanların tepkisi de “normal”den uzaktı. En öncelikli hedef normalleşmeyi sağlamaktı. Benim çabam da hep bu yönde oldu.
Şemdinli’de tarihi Taş Köprü
Görev yaptığım ortam pek çok yönden yıpratıcı, insan psikolojisini allak bullak edici idi gerçi, fakat beni en fazla etkileyen şey sürekli şehit cenazesi göndermekti. Törenini yapıp duasını ederek uğurladığımız şehitlerin memleketlerindeki cenaze görüntülerini ertesi gün TV’lerde izlemek dayanılmaz ıstırap veriyordu bana. Özellikle ana babaların, eşlerin ve minicik yavruların ağlayıp sızlamaları, acı ile dövünmeleri insanı insanlıktan çıkaracak cinstendi.
Hakkâri’de tabiat
Bütün bu yaşadıklarıma rağmen Hakkâri gönlümde müstesna bir yer işgal ediyor, memleketimin köşe taşı olarak gördüğüm, içindeki dostlarımla birlikte sevdiğim. Aradan geçen bunca seneye rağmen ne zaman oralara yolu düşmüş birileri ile karşılaşsam Hakkâri’den başka bir şey konuşmuyoruz desem yeridir.
1964 yılında Hakkâri’nin bir köyünde er-öğretmenlik yapan Ferit Edgü hatıralarını “Hakkâri’de Bir Mevsim” adıyla kitaplaştırmış, sonra bu kitaptan bir de sinema filmi çekilmiş. Benim bu kentte 13 mevsim kaldığım düşünüldüğünde kaç kitap ve kaç filme konu olabilecek kadar hatıra biriktirdiğimi varın siz hesap edin.
Sayın Valim,
Hakkariye ilk defa sizinle gittim benim için çok keyifli bir görevdi. Bir İlin bir Valiyi bu kadar
sevebilme ihtimali yok bence hele ki bu İl bir doğu iliyse o doğu İli de Hakkari ise bu durum
imkansızlaşıyor gerçekten sevmek derken basit göstermelik bir sevgi değil yeni doğan bebeklerine
sizin isminizi verecek kadar gerçek bir sevgi günümüzde bunu evlatlar bile yapamıyor bu bölgenin
insanlarında böylesine güzel bir sevgi bağı kurabilmek kolay değil nice emekler nice uykusuz
geceler geçirmişsinizdir emeklerinize sağlık
O, bölgeyi o, dağları görünce insan bir ürperiyor doğrusu
Vatan Millet için görev yapanları Allahım korusun
Sizin gibi devlet büyüklerimizin sayısını rabbim arttırsın inşallah SAYGILARIMLA
Sevgili Meriç çok teşekkürler bu güzel değerlendirme için. Selamlar…
Hakkari de hoş bir sada bıraktınız. Mütevazi kişiliğinizle hep hatırlanacaksınız. İyi ki sizi tanımışız.
Çok teşekkür ederim Sevgili Cemal Bey. Hakkari sen ve diğer dostlarımla güzeldi. Selam ve sevgiler…
Tebrikler elinize sağlık
Teşekkür ederim.
Sayın Valim,
Hakkari bir sevdadır, senin de yaşamakta olduğun gibi…
Hakkari’mizi anlatan çok, ama senin kadar duyarlı ve duygusal anlatan yok.
Elinize yüreğinize sağlık. Gerçekten de Hakkari bulunduğun dönem çok hey heyli olmasına rağmen, bizim için güzel hatıralarla dolu, güzel işler yapabildiğimiz bir dönem oldu. Biz Hakkarililer sizin şahsınızda devletin, sizden öncekilerin aksine bir başka yüzü de olabileceğini, merhamet ve anlayışlı olabileceğini hissettik.
Sizden sonra gelen, sn. Orhan Alimoğlu valimize hep söylerdim, bir vali geçti buralardan adı Muammer idi, gerçekten kendisi baştan başa misk û amber idi. O hep anılacak. O da takdir ederdi.
Neyse… yaşanmış iyi günler hep özlem yaratır insanda.
Yazınız güzel olmuş. Çok tatlı bir anlatım olmuş. Tekraren elinize yüreğinize sağlık.
Senin gibi hem eli kalem tutan hem de vicdan ve feraset sahibi bir dosttan bunları duymak büyük mutluluk benim için. O sıkıntılı günleri aşarken sen ve diğer dostlarımın desteği çok kıymetliydi. İlgine teşekkür eder, keyifli okumalar dilerim.
Sayın Valim,
Görevimin bir bölümünde sizinle birlikte çalışmayı bahtiyarlık saydığım Hakkari ilimizi ne güzel anlattınız. Yüreğinize, kaleminize sağlık.
Çok teşekkürler sevgili Muhammet, senin gibi iyi yetişmiş, yetenekli idarecilerle birlikte çalışmak benim için de mutluluktu. Bol selam…