Mısır Gezi Rehberi

KAHİRE ve CİVARI

 

 

Sultan Hasan Camii

Sultan Hasan Camii

5 Eylül 2020

Kahire Havaalanı’na indiğimizde vakit gece yarısı olmuştu. Otelimize gitmek üzere taksi araştırırken bir-iki taksici valizlerimizi de tutmak suretiyle korsan müdahalede bulundular. Bu tavırdan hiç hoşlanmadığım için onlara yüz vermeden, kendi bulduğumuz bir taksiciyle anlaşarak otelimize gittik. İnternetteki tavsiyelere uyarak sıkı bir pazarlık yaptığımızı da eklemem lazım. Merkezi bölgede bulunan otelimize 45 dakikalık bir yolculuktan sonra ulaştık. Otelimiz Kahire’nin merkezi sayılan Tahrir Meydanı’na yaklaşık 2 km mesafede, Nil Nehri’nin karşı kıyısında idi. Bu mesafe, merkezi bölgeleri yürüyerek dolaşmamıza imkân sağladı. Toplu taşıma araçlarına hiç binmedik, fakat taksiye binmemiz gereken durumlar oldu.

Mısır Müzesi’nde mumyalar

Mısır Müzesi’nde mumyalar

Kahire, dünyadaki hatırı sayılır kalabalık şehirlerden biri. Bu kalabalığın şehre yüklediği anlam, bazı gelişmiş ülkelerdeki örneklerin aksine tam bir karmaşa ve düzensizlik. Karmaşa ve düzensizlik, nüfusun fazlalığını daha da belirgin kılıyor. Mesela trafik öyle bir hal almış ki, herhangi bir kural, bir düzenleme veya polis müdahalesi ortada görünmüyor. Polisler ortada görünüyor, ama trafiğe müdahale ettiklerine şahit olmadık. Bazı yerlerde kulübelerinde bekleyen, çoğu oldukça genç polis memurları var, ama sadece etrafı seyretmekle meşguller.

Bunları duyunca “sanki İstanbul daha mı iyi” şeklinde bir soru akla gelebilir. Bizde başta İstanbul olmak üzere büyük şehirlerin trafiğinde hem yoğunluk, hem de karmaşa var, doğru. Ama bizde iyi kötü işleyen kurallar, yanan trafik ışıkları, gerektiğinde ceza yazan polisler de var. Kahire’de ise düzensizliğin kural olduğu bir düzen kurulmuş, trafikte herkes kendini bu düzene uydurmuş. Toplu taşıma araçları yolcu indirmek için genellikle durmuyor, hareket halindeyken yolcularını adeta döke döke gidiyorlar. Çarpılmamış, hasar görmemiş araç neredeyse hiç yok. Birçok araç lambaların ömrü bitmesin diye gece farlarını yakmıyor.

Keops Piramidi önünde poz

Keops Piramidi önünde poz

Fakir semtlerin epeyce geniş alanlara yayılmış olduğu Kahire’de bina kalabalığı birçok muhitte gözü yoruyor. Buna rağmen şehrin mimari dokusunda hem Arap, hem Osmanlı, hem de Avrupa etkisini görmek mümkün. Esasen kadim mahallelerdeki şehir planına ve belli özellikleri olan binalara odaklanıldığı zaman Kahire’nin hoş bir mimariye, köklü bir kültüre ve yüksek bir estetik seviyeye sahip olduğunu fark etmek güç değil. Lakin kenar mahallelerden geçerken binaların neredeyse tamamının yarım kaldığına veya yarım imiş gibi göründüğüne şahit oluyorsunuz. Bunun bir sebebi fakirlik ise de, asıl sebep nüfusun artması veya çocuklardan birinin evlenmesi gibi durumlarda eve ekleme yapma ihtiyacı imiş. Bu sebepten binaların ekseriyetinin damlarında çıkıntı yapmış demirler her an yeni bir kat çıkmaya hazır bekliyor.

Bu şehrin sorunu, uzak ve yakın geçmişin ihtişamı üzerine kurulan bugünün dünyasının iyi yönetilemeyişi bize göre. Benzer bir tecrübeyi Türkiye’de biz yaşamadık mı? Nüfusu yerinde tutamayıp büyük merkezlere kontrolsüzce akmasına engel olamadığımız için köyler köy, şehirler şehir olmaktan çıkmadı mı? Her şeye rağmen, bizdeki durumun Kahire’de gördüğümüzden bir gömlek daha iyi olduğunu söylemeye hacet yok tabii ki.

Mısır Müzesi'nde firavunlara ait takılar

Mısır Müzesi’nde firavunlara ait takılar

Mısır’ın fiziki haritasını alıp baktığınızda Nil Nehri’nin geçtiği bölgeleri yeşerterek canlılık verdiğini, geri kalan alanların soluk bir kum renginde kaldığını göreceksiniz. Gerçekten de bir ülkenin hayatiyetinin bir nehre böylesine bağlı olduğu bir başka ülke var mı bilmiyoruz. Nil’den nasiplenen yerlerin başında Kahire geliyor. Şehri ikiye bölen, geçtiği topraklara can katan bu nehir, aynı zamanda şehrin yerleşim planını da belirleyen en önemli âmil durumunda. Genişliği yer yer 700-800 metreye yaklaşıyor. İçerisinde oluşan adalarda mahalleler kurulmuş. Bu adalardan en merkezi konumda bulunanı Cezire Adası. Lüks ev ve işyerlerinin bulunduğu Zamalek Mahallesi bu adada bulunuyor. Ada üzerinde TV kulesi olarak inşa edilen ve 1961’de tamamlanan Kahire Kulesi 187 metre yüksekliğinde. Merkezde bulunan diğer bir ada olan Ravza Adası’nda da El-Menil Mahallesi yer alıyor. Adalar nehrin iki yakasına çok sayıda köprü ile bağlanıyor. Biz de konakladığımız otelden merkeze yürürken önce Cezire Adası’na, oradan da ana karaya bu köprülerden yürüyerek geçiyorduk.

Şehrin merkezi durumundaki Tahrir Meydanı, birçok yolun kesiştiği bir noktada bulunuyor. Resmi kurumlar, alışveriş ve yeme-içme mekânları sayesinde şehrin en canlı bölgeleri bu meydanın etrafında yer alıyor. Çok geniş bir alana kurulu bulunan meydanda doğal olarak çok yoğun bir araç seyrüseferi olduğu için, o dönemde yayaların bir taraftan diğerine geçişi oldukça zahmetli idi.

Antik Mısır’da ölüm tanrısı sayılan Anubis

Antik Mısır’da ölüm tanrısı sayılan Anubis

Tahrir Meydanı’na birkaç adım mesafede Mısır Müzesi diye de adlandırılan Kahire Mısır Müzesi yer alıyor. Burası özellikle Eski Mısır’dan günümüze gelen eserlerin sergilendiği, büyük ve görülmeyi fazlasıyla hak eden bir yer. Antik dönem Mısır’ını anlamak için piramitlerin, nekropollerin, sarayların görülmesi ne kadar gerekli ise, bu müzeyi görmek de o derece gerekli. Heykeller, mumyalar, papirüsler, takılar ve benzeri tarihi eserler arasında gezerken, tarih kitaplarını süsleyen figürlere de sıklıkla rastlanıyor. Çeşitli kaynaklar, müzede 120 bin parçanın bulunduğunu ifade ediyor. Flaş kullanmak yasak olduğu için loş ışıkta güzel fotoğraflar çekemediysek de, çok kıymetli eserleri görme fırsatımız oldu.

Tutankhamon’un Altın Maskı

Tutankhamon’un Altın Maskı

O dönemin Kahire’sinde yemek yiyecek yer bulmakta zorlandığımızı belirtmem lazım. Devasa bir şehirde yemek servisi yapan çok sayıda mekân vardı elbette. Ama bizim gördüklerimizin çoğunda temizlik standartları kabul edebileceğimiz eşiğin çok altında kalıyordu maalesef. Yemek yiyeceğimiz zaman restorana girip öncelikle yemeklere ve ortama bakıyor, ama sonra çıkmak zorunda kalıyorduk. İlk gün tarihi bölgede, El-Ezher Camii civarında bir restoranda, sebze yemeği olduğu için falafel yemeyi tercih ettik. Yanında da güzel mezeler. İkinci gün yine birkaç restorana girip çıktıktan sonra esnaf lokantasına benzeyen mütevazı bir mekânda, bizzat tarif ederek sade tavuk budunu kızarttırıp onu yedik. Ama üçüncü gün şansımızı daha fazla zorlamadık ve bir fast food restoranına gittik.

Biraz zorlansak da yemek yiyecek bir yer bulduk...

Biraz zorlansak da yemek yiyecek bir yer bulduk…

Şehrin sokaklarında gezerken özellikle gıda maddelerinin temizliği konusunda nahoş manzaralara rastlamak çok sıradan bir durum. Satışa sunulan ekmeklerin, insanların gelip geçtiği tozlu yollarda yerlere serilen bezlerin ya da tahta kasaların üzerinde sergilendiğine çok şahit olduk. Kremalı ve şerbetli tatlıların, imal edildikleri pastanelerin önlerinde açıkta satıldığına da. Dileriz aradan geçen 17 yılda bu mevzuda iyiye doğru bir değişim yaşanmış olsun.

Şehri gezerken en fazla hoşumuza giden şeylerden biri, sıklıkla rastlanan küçük dükkânlara girip meyve suyu içmekti. Şehrin her yerinde rastlanan bu dükkânlar, meyvenin enva-i çeşidini sipariş üzerine taze taze sıkıp ikram ediyordu. Bizim alışık olduğumuz meyvelerin yanı sıra tropik meyveler de bolca bulunuyordu buralarda. Seyahatimiz Mayıs ayına rastladığı için hava sıcaktı, bu nedenle küçük bir meyve suyu molası insana ilaç gibi geliyordu.

El-Ezher Camii

El-Ezher Camii

El-Ezher Camii, şehrin görülmeyi hak eden güzel ve önemli bir eseri. 970-972 yılları arasında inşa edilen cami, etrafındaki diğer yapılarla birlikte bir külliyeyi meydana getiriyor. Bugün bu coğrafyada bizim Arap mimarisi olarak gördüğümüz anlayış, aslında Fatımi, Eyyubi ve Memluk mimari anlayışının bir terkibi. El-Ezher Camii de bu terkibin güzel bir numunesi. Caminin etrafında Kahire’nin tarihi ve geleneksel yüzünün görülebileceği bölge yer alıyor. Alışık olmayanlar için curcunanın ve karmaşanın hâkim olduğu semtler buralar, ama şehrin ticari ve sosyal hayatını tanımak adına sokaklarında, çarşılarında, dükkânlarında dolaşmak hem gerekli, hem de keyifli. Birçok dükkânda radyodan gelen Kur’an tilaveti işitiliyor. Sürekli Kur’an okunan bu tür geleneksel bir dükkândan hediyelik kahve paketleri aldığımızı hatırlıyorum. Burası birkaç delikanlının çalıştığı, okunan Kur’an’ın sesine çok güzel kahve kokularının eşlik ettiği, çuvallar içerisinde kahve çeşitlerinin satışa sunulduğu bir yer idi.

Nil'de tekne keyfi

Nil’de tekne keyfi

El-Ezher Camii’nin çok yakınında bulunan Han el-Halili, Kahire’deki tarihi çarşıların en büyüğü. İstanbul’daki Kapalı Çarşı’yı andıran bu çarşı, Memlukler tarafından yapılmış. O günden bugüne öncelikle alışveriş için uğranılan çarşı, bugün turistik ziyaretlerin vazgeçilmezi haline gelmiş.

Gerek tarihi bölgede, gerekse şehrin başka yerlerinde gezerken bizim Türk olduğumuzu anlayan çok sayıda esnaftan gayet sıcak bir ilgi ve yakınlık gördük. Birçok kişiden Türkçe “yavaş yavaş arkadaş” tekerlemesini duyduk. 2002’de Türk Milli Takımı’nın üçüncülüğü alarak bayağı bir sükse yaptığı Dünya Kupası’nın hatıraları çok taze olduğu için birçok kişi de bize “Hasan Şaş, Hakan Şukur…” diye milli takımın kadrosunu sayıyordu.

Kahire Kalesi'nde Mehmed Ali Paşa Camii

Kahire Kalesi’nde Mehmed Ali Paşa Camii

Kahire’de gidilmesi gereken yerlerden biri Kahire Kalesi. Şehre hâkim bir tepede bulunan kalenin yapımı 12. asırda Selahattin Eyyubi tarafından başlatılmış, aradan geçen asırlarda eklemeler yapılmış. Kale içerisinde bulunan üç adet camiden en gösterişli olanı, Kavalalı Mehmed Ali Paşa tarafından 1830’da başlatılıp 1848’de tamamlanan Mehmed Ali Paşa Camii. Osmanlı mimarisinin hoş bir örneği olan cami, incecik iki minaresi ve kubbeleriyle kalenin siluetini güzelleştiriyor. Şehrin muhtelif semtlerinde yerel mimariyle inşa edilmiş oldukça estetik görünümlü camilere rastlıyorsunuz. Sultan Hasan Camii de bunların güzel bir örneği.

Kahire’ye gidip Nil’de nehir turu yapmadan olmaz diye düşünerek tur düzenleyen birkaç ofisle görüştük. Gördük ki bütün nehir turları akşam yemekli, alkollü ve dansözlü programlar şeklinde. Böyle bir şeyi tercih etmediğimiz için nehir kenarına giderek bir tekne ile anlaştık. Böylece bize özel 1,5-2 saatlik bir nehir yolculuğu ile şehri bir boydan ötekine bir de Nil’den seyretme imkânı bulduk.

Mezar içerisindeki duvar resimlerinin bir örneği

Mezar içerisindeki duvar resimlerinin bir örneği

Bugünün Mısır’ını gördükten sonra bir günümüzü de antik bölgelere ayırdık. Antik Mısır’ın kalıntılarına Nil havzası boyunca rastlanıyor. Bunların bazıları bugün de ziyaret edilebiliyor ama diğer bazıları zamanın gadrine uğramış. Ülkenin güneyinde, Sudan sınırına yakın bölgelerdeki Asvan, Luxor gibi kentlerde görülecek oldukça önemli tarihi eserler mevcut. Bizim programımız Kahire ve İskenderiye’den ibaret olduğu için oralara gitmeyi sonraki seferlere erteleyerek Kahire civarındaki antik bölgeleri gezdik. Bunun için Kahire’deki bir ofisle anlaşarak şoförlü bir araç eşliğinde bize özel bir rehber ayarladık. Aynı zamanda bir akademisyen olan ve güzel İngilizce konuşan rehberimiz bizi ertesi gün otelimizden alarak gün boyu Kahire yakınlarındaki antik bölgeleri gezdirdi.

Kahire civarında iki önemli antik bölge var: Sakkara ve Gize bölgeleri. Bölgenin tamamına Gize (Giza) Vadisi deniyor. Her ikisi de Nil Nehri’nin yeşerttiği tarıma ve yerleşime müsait arazilerin bittiği ve çölün başladığı topraklara inşa edilmiş. Tabii inşa edildikleri dönemde arazi yapısı nasıldı, onu bilmiyoruz. Arkeologlar piramitlerin inşasında kullanılan devasa taşların ancak nehir yoluyla taşınabileceğini, dolayısıyla piramitlerin bulunduğu noktaların o çağlarda nehir kıyısında olduğunu, zamanla nehrin yatağının değişmesi veya suların çekilmesi neticesinde uzaklaştığını tahmin ediyorlar. Gerçi bu yapılar ölülerin gömüldüğü “nekropol” adı verilen yerler olduğu için çölde bulunmalarında bir gariplik yok. Neticede su ve yeşillik “hayat”ı, çöl “ölüm”ü temsil ediyor. Taşların nasıl taşındığı ise piramitlerin barındırdığı diğer sırlar gibi galiba kıyamete kadar meçhul kalacak.

Sakkara (Saqqara) Bölgesi, Kahire merkezine 25-30 km mesafelerde dağınık olarak bulunan eserlerden meydana geliyor. Burası, Eski Mısır’ın başşehri olan Memphis’in mezar alanı imiş. Karbon testleri, buralardaki yapılaşmanın M.Ö. 3200-3000 yılları arasında başladığını ortaya koyuyor. Yani günümüzden en az 5 bin yıl önce. Piramit tarzı yapılaşmanın ilk burada başladığı anlaşılıyor. Bu sebeple eserlerin birçoğu ya ziyadesiyle yıpranmış veya tamamen tahrip olmuş.

Basamaklı Piramit

Basamaklı Piramit

Bu bölgedeki en meşhur yapı Basamaklı Piramit. Zoser veya Djoser adlı firavunun mezarı olarak inşa edildiği için Zoser (Djoser) Piramidi olarak da anılıyor. Meşhur Mimar İmhotep tarafından yapılmış. 6 basamak halinde planlanmış, 63 metre yüksekliğe ulaşan bir yapı bu. Bizim ziyaretimizden sonra, 2006 yılında Sakkara’da Mimar İmhotep’in adının verildiği bir müze açıldığını öğrendik.

Sakkara’da çok sayıda başka piramit, anıt mezar ve tapınak bulunuyor. Piramit ve mezarların bir kısmı firavunlara, diğerleri vezirler ve üst düzey görevlilere ait. Tabii hepsi aynı derecede sağlam değil. Özellikle sütunları ile göze çarpan tapınak oldukça iyi durumda. Bütün bu yapılardan içerisine girilebilenlerde o günün toplumsal hayatından, o devirde o topraklarda yetişen bitki ve hayvan çeşitliliğine kadar pek çok konuda duvar resimleri ve resimli yazılar göze çarpıyor. Hatta bazılarında devlet faaliyetlerinden sahneler de resmedilmiş. Mesela vergisini ödemeyen insanlara ceza uygulanışına dair figürler gösterilmişti bize.

Sakkara’daki Tapınak

Sakkara’daki Tapınak

“Hiyeroglif” diye de tabir edilen resimli yazıları görünce şöyle bir hissiyat oluşuyor insanda: Tarihi kayıtlardan elde edilen bilimsel veriler ve çıkarımlar, sadece bir toplumun o günkü hayatını anlamaya yaramıyor, aynı zamanda o medeniyetin insanlık tarihi için ne kadar önemli işler yaptığını “anlatabilmesini”, yani reklâmını yapabilmesini de sağlıyor. Böylece güçlü bir yazılı kültüre sahip olan toplumlar, tarih okumalarında sırf bu sebepten belki de hak ettiklerinden daha önemli bir yere konuluyorlar. Tarihte belki de çok daha büyük bir medeniyet kurmuş, insanlık için çok daha büyük işler başarmış olan bir toplum bunları kayda geçirmemişse, yapıp ettikleri silinip gidiyor ve “hadariler ligi”nden ziyade “bedeviler ligi”ne lâyık görülüyor. Eski Mısır gerçekten çok büyük bir medeniyet kurmuş, bugüne kadar ayakta kalabilen eserler bırakmış, ama aynı zamanda ne yaptıysa duvarlara ve papirüslere kaydetmeyi ihmal etmemiş. Dünyada benzer başka örnekler de var. Burada keşke bizim medeniyetimiz de yazılı kayıtlara ve yazılı kültüre biraz daha önem verseydi diye hayıflanıyor insan. Türk tarihine dair bilinen ilk kayıtların 8. yüzyıla (milattan sonra 8!) ait olması, medeniyetimizin büyüklüğü ile mütenasip bir hal değil. Kendi soy ağacımızda hem baba, hem de anne tarafında ancak dedemizin dedesine kadar gidebilmemiz, aynı “kayıt dışılığın” daha yakın tarihlerde bile yaşandığını ortaya koyuyor maalesef.

Kahire civarındaki diğer antik alan Gize (Giza) Bölgesi. Şehir merkezine 13 km mesafedeki bu bölge, dünyada en fazla bilinen piramitlerin ve Sfenks’in de bulunduğu bir anıtsal kompleks. Meskûn bölge piramitlere oldukça yakın bir noktada son buluyor. Benim gibi Arap harflerine aşinalığınız varsa, girişte yazılı ücret tabelasında yerliler için 1 Mısır Lirası (Cüneyh) olan giriş ücretinin yabancı uyruklular için 20 Mısır Lirası olduğunu okuyor ve gülümsüyorsunuz. Civarda parayla deveye bindirenler ve hediyelik eşya satanlar dolaşıyor.

Keops Piramidi'nin giriş kapısında

Keops Piramidi’nin giriş kapısında

Burada üç büyük piramit peş peşe sıralanmış. Bunların en büyüğü, dünyanın yedi harikasından biri sayılan Keops Piramidi. Firavun Khufu adına yapıldığı için Khufu Piramidi ya da Büyük Piramit de deniyor. Bilimsel araştırmalar bu piramidin M.Ö. 2560’larda inşa edildiğini gösteriyor. Yani 4.500 yıldan daha uzun bir süre zamanın tahribatına direnmiş. Piramide dair teknik özellikler, çeşitli büyüklükler, gök cisimleriyle ve uzaylılarla ilişkileri gibi bir dolu mevzuda çok yazılıp söylendi, yüzlerce belgesel çekildi. Bizim gibi turistik gözle bakanların daha fazla teknik detaya girmesi bu yüzden anlamsız. Sadece şu kadarını söyleyelim, yüksekliği orijinal halinde 146 metre iken, aşınma neticesinde bugün 138 metreye düşmüş. Tabanı ise 230×230 metre, yani kare şeklinde. Bütün teknik veriler bir yana, o devasa kayaları görüp de onların oraya nasıl getirilip üst üste nasıl istiflendiğini merak etmeyecek bir Allah’ın kulu olmayacağından eminiz. Piramidin içerisinde mezar odaları ve bu odalara ulaştıran dehlizler varmış. Girmek mümkün olsa da, 100 metreden daha uzun, 120 santimetre yükseklikteki bir dehlizden geçmeye cesaret edemediğimiz için biz girmedik.

İkinci sıradaki piramit Kefren Piramidi. Bu da 143 metre yüksekliğiyle Keops Piramidi’ne yakın büyüklükte. Taban kenar uzunluğu 215×215 metre, yani biraz küçük. En üstündeki tek parça kaya 36 ton imiş. Yine bu kayaya dair nasıl’ları merak etmek düşüyor bize. Kefren piramidinin üst bölümünde kayaların arasındaki dolgu yerli yerinde duruyor. Demek ki bu dolgu malzemeleri aradan geçen asırlarda dökülmemiş olsaydı bütün piramitler daha dayanıklı kalacakmış.

Bu serinin üçüncüsü olan Mikerinos Piramidi, diğerlerinden daha küçük bir piramit. Yüksekliği 65 metre civarında. Taban kenarı ise 108 metre.

Sfenks ve Piramitlerin önünde rehberimizle

Sfenks ve Piramitlerin önünde rehberimizle

Kefren Piramidi’nin hizasında, yaklaşık 500 metre mesafede Sfenks heykeli bulunuyor. Başı insan, gövdesi aslan şeklinde olan bu heykel, tek parça kayaya oyulmuş dev bir kütle. 73 metre uzunluğunda, 20 metre yüksekliğinde, oturan bir aslan vücudu üzerine tahminlere göre Firavun Kefren’in kafası yerleştirilmiş. Burnu kırılmış, geri kalanı biraz yıpranmış olsa da iyi durumda.

Aynı civarda Kraliçe Piramitleri adı verilen daha küçük ebatta piramitler yer alıyor. Keops Piramidi’nin yanında 3, Mikerinos Piramidi’nin yanında da 3 adet bu türden piramitler sıralanmış.

Yine piramitler...

Yine piramitler…

Firavunlardan bahsedince ister istemez Hz Musa’nın hayat hikâyesinden hatırladığımız, Kur’an’da da birçok yerde bahsi geçen Firavun akla geliyor. Hz Musa ile mücadele edip en sonunda Kızıldeniz’de boğulan Firavun’un kim olduğu ile ilgili çeşitli teoriler ortaya atılagelse de, bugüne kadar kesin bir bilgiye erişilmiş değil. Denizde boğulan Firavun hakkında Yunus Suresi 92. ayetteki “Biz de bugün bedenini, arkandan geleceklere ibret olman için kurtaracağız” cümlesinin, British Museum’da sergilenen cesede dair olduğu yorumları da pek çok yerde yapıldı, yazıldı, çizildi. Biz de zamanında Londra’daki bu müzede sergilenen cesedi, ayette işaret edilen Firavun olduğu kanaatiyle ziyaret etmiş idik. Ancak bunun da kesin teyidi yapılamadı. Neticede şunu söylemek mümkün: Gördüğümüz piramitlerin cesamet ve ihtişamı, bunların sıradan kral mezarları olamayacağını ortaya koyuyor. İnsan havsalasını zorlayan bu tür dev yapılar, isimleri önemli değil, ancak tanrılık iddiasında bulunan birilerinin eseri olabilir. Bu da tarihî ve Kur’anî gerçeklerle örtüşüyor.

Gize mevkiinden şehir merkezine dönerken bir de papirüs üretip bunlardan hediyelik eşya yapan bir atölyeye uğradık. Burada misafirlere Eski Mısırlıların papirüs yapma tekniği gösteriliyor, dileyenler üzerinde antik desenlerin çizili olduğu hediyelik papirüslerden satın alabiliyor. Biz de bu türden antik desenlerin olduğu bir papirüse Eski Mısır alfabesiyle ismimizi yazdırıp satın aldık.

2 Yorumlar

  1. Mehmet Dönmez

    👏👏👏
    Kahire’yi güzel ve epey detaylı anlatmışsınız Sayın Valim.
    Piramitleri, camileri, müzeyi, Ada’ları, Nil Turunu yeniden yaşadım.
    Teşekkürler.
    Bir de meşhur 3 milyon canlı nüfusun yaşadığı Kahire Mezarlığı vardı.
    Biz İmam Şafii’nin Camisi ve Kabrini ziyaret maksadıyla gittiğimiz mezarlık resmen gecekondu mahallesi gibi. Elektriği suyu var.
    Eski Mısır geleceğine uygun olarak insanlar mezarın üzerine bir oda yaptırıyor, bu odalar fakir insanların evi oluyor.

    Yanıtla
    • GezmeKeyfi

      Bizim o mezarlıktan bilgimiz olmadı. İlginç bir tecrübe olurmuş gitmek…

      Yanıtla

Bir İçerik Gönder

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.